4 Şubat 2018 Pazar

Gelibolu kaçamağı

Dünden beri Gelibolu’dayım. sonunda bir haftasonu işe gitmeyeceğimden emin olunca ve bu haftasonu da yıldönümüze denk gelince hemen İstanbul’dan, işyerinden uzaklaşmak istedim. İnsan kafasındakileri de yanında taşıyor gerçekten de ama bedeninin orda olmaması bile kesinlikle işe yarıyor. Dün deniz kenarındaki kaldırımda yürürken bile söyledim, hep İstanbul’da olanlardan bahsettik belki ama burdayken bahsedince sanki çoook önceden olan olaylardan bahsediyormuş gibi hissettirdi bana. Yani aslında bir kez daha uzaklaşmak iyi geldi. Çünkü işler iyice karıştı, herkes stratejik adımları düşünmeye onlardan bahsetmeye başladı, tabi ki ben de dahil. Herkesin hedefleri var, ya iş için ya da işi araç olarak kullandığı. Paranın da esiri olduk tabi hep birlikte, o da işin ayrı bir boyutu tabi. Neyse ama bana bu Gelibolu arası çok iyi geldi. 
Cumartesi kalktık erkenden düştük yollara, hava da tam yolculuk havası. Kapkaranlık değil ama güneş gözleri rahatsız etmiyor, yağmur yağıyor ama cama vurup da kafanı şişiren o sesi çıkarmıyor. Sıcaklık dersen tam kıvamında, hele bir de İstanbul’dan artık dışarı çıktığını hissettiren azıcık arabalı yollar başlayınca tatil de başlamış oluyor aslında gideceğin yere henüz varmamış olsan da. Evden çıkmadan kahvaltı yapmıştık aslında, lor peyniriyle domatesin içine kattığımız zeytinyağının içine annemin yaptığı kıymalı börekleri bana bana. Ama tabi ilk lezzet durağımızın neresi olacağının planını da yapmıştık tabi ki. Saat bir gibi acıkmaya başlayınca da nerdeyse varmak üzereydik. Sonunda geldik Edirne Keşan’da yol üstündeki Çamlıbel restauranta. İnanılmaz bi yer, ahşap dekorasyon o kadar sıcak karşıladı ki bizi, hele bir de giriştiki masada öğlen saatinde rakıyı açıp demlenmeye başlamış amcaları görünce insan anlıyor ki Trakya’dayız. Bir güldüm kendi kendime zaten hemen. Yediklerimle kendimden geçtim, ipin ucunu da az biri kaçırdım ama sonra hesap gelince yine şok. Bünye alışmış tabi İstanbul’da gelen şişik hesaplara, iki kişi üç kişilik yemek yemiş olmamıza rağmen 100 tl’nin altında hesap ödedik. Ama benzine çok feci zam gelmiş o ayrı. Geçen sene depoyu 210 tl’ye doldurabilirken şimdi 300 tl ödedim, şöyle bi cız etti içim. Yine anladım ki para mutluluk getirmiyor ama parasız mutluluk da olmuyor. Bir saat daha yol yaptıktan sonra Gelibolu’ya vardık. Yoldayken Saroz körfezinden geçerken ki manzarayı anlatmama gerek yok herhalde. Gerçi ben hep paloroid gözlüklerimin arkasından baktım ama yine de herşeye rağmen efsaneydi. Sırf o manzara için bile gelinirdi o kadar yol. 
Gelibolu’ya ilk gelişimdi, hiçbirşey yoktu kafamda. Karşımda minik sessiz bir sahil kasabası buldum. Hamzabey sahildeki Hampton by Hilton’da kaldık. Deniz manzaralı odamızda önce ayaklarımı okuyup kitabımı okumaya başladım. O kadar sakinleştim ki pamuk gibiydim kitabı kapattığımda. Sonra alt kattaki North Shield’da şnitzel imi gömdüm yanında buz gibi birayla. Bomboş mekandan hiç öyle bir lezzet  beklemiyordum ama sulu sulu tavuk etini yemeye başlayınca north shield kalitesinden ne olursa olsun adamların ödün vermediğini anlıyorsunuz. Fenerbahçe maçı başlayınca bir kaç kişi geldi mekana ama yine sakindi. Tam aradığımız. Sonrasında sahilde biraz yürüyüş, benim bitter çikolata krizim için ufak bi market turu veeee dizi seyrederken oksijenden ve dinginlikten yatakta sızma. İşte İstanbul’da yapamadıklarımızdan bir demet. Şimdiyse sıra check-out’u yapıp dün bi türlü indiremediğimiz için ancak izleyebileceğimiz kiralık filmi denize karşı arabayı çekip i-pad’den seyretme zamanı. Bir de blue tooth’la i-pad’i arabaya bağlayacakmışız, on numara ses sistemi yani. Yaniii İstanbul’a dönmeme daha bir kaç saatim var. Tadını çıkarmaya biraz daha. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder